Hayattan Ne İstiyoruz ?

Hayattan Ne İstiyoruz ?

Hayattan ne istiyoruz? Mutluluk. Mutlu olmak huzurlu olmak istiyoruz. Ama biz mutluluk istedikçe öfke acı keder peşimizi bırakmıyor. Bir gün danışanlarımdan biri göz yaşları içinde şöyle söyledi. “ben neden kendime zenginliği, güzelliği, mutluluğu çekemiyorum. Kitaplar her şeyi bizim çektiğimizi söylüyor. Ama ben güzel şeyleri kendime çekmeyi başaramıyorum demek ki beceriksizim.”
İşte o zaman isyan ediyoruz. Allah’ım neden bütün kötü şeyler, bütün sıkıntılar beni buluyor. Bütün kötü duygulardan ve bize bu duyguları hissettiren kişilerden kaçmaya çalışıyoruz. İstediklerimizin hayrımıza istemediklerimizin zararımıza olacağına inanıyoruz. Sanki kendimiz için neyin iyi neyin kötü olduğunu neyin bizi büyüteceğini biz biliyoruz.
Kaçmaya çalıştığımız, kötü diye etiketlediğimiz her şey, belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerdir. En büyük kaybımız diye düşündüğümüz şey belki de en büyük kazancımızın kapısını açacaktır. Beş yaşında bir çocuk düşünün. Gece yatmadan önce bir kutu şekeri yemeye çalışıyor. Bunu gören annesi şeker kavanozunu çocuğun elinden alıyor. Çocuk buna çok kızıyor, öfkeleniyor, ağlıyor, bağırıp çağırıyor ve şekerini geri istiyor. O anda annesi ona çok kötü bir şey yapmış gibi algılıyor. Oysa gece yatarken şeker yememesi onun iyiliği için. İşte bazen hayat karşısında beş yaşında bir çocuk gibi tepkiler verebiliyoruz.
Peki hoşumuza gitmeyen duygulardan kaçmamız gerektiğini bize kim söyledi? Acıdan kaç, yalnızlıktan kaç, sinirlenmekten kaç, stresten kaç. Oysa tüm bu duyguları hissetmemiz gerektiği için onlar yanı başımızdalar. Duygular bize bir şeyler anlatmaya çalışır, onlar sadece işarettir. Çoğu zamanda bir şeylerin değişmesi gerektiğini bize gösteren işaretlerdir. Aynı zamanda değişim için gerekli gücü de bize sağlarlar. Duygularımızı dinlersek büyük değişimlerin kapısını açma şansımız olur.
Hayat bize her zaman bizim istediklerimizi değil, ihtiyacımız olanı gönderir. Çünkü istediğimiz şeyler, içsel benliğimiz için hiç de faydalı şeyler olmayabilir. İçsel benliğimizden kopuk olduğumuz için gerçek ihtiyaçlarımızın farkına varmamız zordur. Bizim için neyin iyi neyin kötü olduğunu hele de yolun başlarındayken bilemeyiz. Bize düşen payımıza düşeni kabullenebilmek, neden benim başıma geldi diye isyan etmek yerine başımıza gelendeki hikmeti anlamaya çalışmak, yani teslim olabilmektir. Bu anlayış, sadece koşulsuz kabul içinde gelişebilir.
Arabanın kadranındaki göstergeleri düşünün. Göstergeleri okur ve gereğini yaparız. Yakıt bitiyor işareti yanıyorsa akaryakıt istasyonuna gireriz, göstergenin üzerini siyah bir bantla kapatmayı, ya da arabadan inip oradan hızla uzaklaşmayı seçmeyiz. Hiçbir yere kaçmadan, bizi üzen eşimizden boşanmadan, bizi kızdıran elemanımızı kovmadan, gürültü yapan komşumuzun kapısına dayanmadan önce biraz düşünmeye ve duygularımızı takip etmeye ihtiyacımız vardır.
Sıkışmış hissediyor ve sıkıştığımız yerden çıkamayacakmışız gibi bir duyguyla bunalıyorsak pek de kolay olmayan bir yolculuğa çıkma zamanı gelmiştir. Zaman derinlere doğru kök salma zamanıdır. Yüksek emellerimize ulaşmak, derinlerimizi keşfetmekle mümkündür. Bu uğurda çıkılan yolculuk belirsiz ve sıkıntılıdır. Bununla beraber attığımız her adımda kendimizi biraz daha güçlenmiş hissederiz. Basit bedensel hazlara takılıp kaldığımızda, bedene yönelik bağımlılıklarımızdan vazgeçip bunun getirdiği acıya katlanamadığımızda ruhsal olarak acı çekmeye mecburuzdur.
Bizi mutlu eden her şeyin peşinde koşmayı bırakmalıyız. Can sıkıntısına ve kayıplarımızın yarattığı acıya katlanmayı öğrenmeliyiz. İnsan bu dünyada sürekli mutlu olamaz. Neden böyle diye sormak yerine bu dünyanın gerçeklerini kabullenmeye çalışmak daha iyidir. Hiç acı çekmeden, hiçbir bedel ödemeden, hiçbir şey kaybetmeden yaşayabilen hiç kimse yoktur. İster bir dilenci isterse bir sultan olsun tüm insanlar bu noktada birbirine eşittir. İçinde bulunduğumuz kültürel, ekonomik sosyal koşullar ne olursa olsun hepimiz yüreğimizi kavuran acılar çekeriz. Aşk acısı, ölüm acısı, fakirliğin acısı, başarısızlığın acısı, hastalanmanın acısı kılığında gelebilir acılarımız. Ama yüreklerdeki yakıcı etki değişmez. Bazısı sevgilisinden ayrılmanın acısına katlanamayıp intihar ederken bazısı bir kazada tüm ailesini kaybetmesine rağmen bu acıyla yaşamayı öğrenir.
İnsan bu dünyada kaybeden bir varlıktır. Hiç kimse sürekli kazanamaz, sürekli mutlu olamaz, her istediğine kavuşamaz. Allah herkese taşıyabileceği kadar yük yükler. Ama biz isyan ederiz. Dünya yaşantısı boyunca kendimizi tam hissedeceğimiz anların peşinde koşarız. Ama bu anlar sürmez. Aşık olduğumuz ilk zamanlarda, aşığımızla böyle bir bütünlük yaşarız. Hep öyle kalmak ve hatta öyle ölmek isteriz. Ama biz bu duyguya ne kadar bağlanırsak büyü o kadar hızlı bozulur.
Çabuk elde edilen ve daha ziyade bedeni tatmin eden hazlar uzun vadede mutsuzluğumuzun en büyük sebebi haline gelir.
Can sıkıntısına katlanın. Hemen telefona sarılmayın, ilk iş bilgisayarınızı açmayın. Durun.
Doğadan koparılan insan haliyle ve nihayetinde kendi doğasından da koptu. Siz en azından geceleri ayı, yıldızları, gündüzleri bulutları izlemek için kendinize zaman ayırın.

Psikolog Yazar Tülay KÖK
Gsm: 0 533 815 33 54

Bir yorum

  1. Yazmış olduğunuz tüm yazılarınızı faydalı buluyorum… Bu bir emektir, insanlığa faydalı olabilmeye yönelik bir emektir… Gönlünüze ve bilginize sağlık, Allah tüm emeklerinizden dolayı sizden razı olsun Tülay Hanım… Saygılar.

Bir Cevap Yazın